28 Mayıs 2009 Perşembe

CAFE CANTANTES
















Flamenko tarihinde belli bir döneme de adını veren Cafe Cantanteler 19. Yüzyılda flamenkonun icra edildiği gece klüpleridir.İlk Cafe Cantante 1842'de Sevilla'da açılmış.1860'larda Garanada, Cadiz, Jerez ve diğer Endülüs şehirleri ile Madrid ve Barcelona'ya yayılmış. Genellikle gaz lambalarıyla aydınlatılan düz ve büyük bir oda, odanın sonunda bir sahne ve aficionadolar, ( flamenko izleyicileri) için yerleştirilen tahta iskemle ve masalar cafe cantantenin başlıca özellikleri. Performans sergileyecek olan cantantesin(şarkıcılar), tocadoresin (gitaristler) bailaoras y bailaoresin ( erkek va kadın dasçılar) genellikle gitano ( çingene) soyundan gelmesine dikkat edilmekle birlikte bazen payolara yani çingene olmayan flamenkoculara da rastlanırmış.



Cafe Cantantelerin flamenkonun gelişmesinde önemli rol oynamasının en büyük sebebi, daha önce dağınık halde bulunan flamenko sanatçılarını bir araya getirmiş olmasıdır. Düzenli iş düzenli maaş demektir ve çingene halklarının kendilerini flamenkoyla ifade edebilmeleri için büyük bir kapı açılmış olur.Bu sayede müzikte ve dansta büyük bir rekabet ve buna bağlı da gelişim başlar.Çingene müziği ve geleneksel endülüs müziği arasındaki etkileşim flamenkoyu zenginleştirir. Soleares, Suiguiria ve Martinete gibi cante Jondoları ve cante intermedio denen bulerias, alegrias, tangos gibi paloları icra eden çingene sanatçılar,endülüsün malaguneasını, verdialesini, tarantosunu, granadinasını ve daha bir çok paloyu da repertuarlarına katarlar.Daha önceleri dans edilmeyen palolarda dans edilmeye başlar.Mejorana (1862-1922) ilk defa Soleares palosunda dans eder.Bu, önceden cantenin gerisinde kalan dansın gelişmesine yol açar.Cafe Cantante dönemi 1915'lere dek devam eder. Son döneminde içine ida y vuelta ( gidiş-dönüş) şarkıları adı verilen Guajiras ve Rumba'nın flamenkoya girişini de kapsıyor.Federico Garcia Lorca da bir cafe cantante fanatiği olarak Poema del Cante Jondo eserinde; Cafe Cantante, Retrato de Silverio Franconetti ve La Guitarra şiirlerinde cafelerdeki ambiansı anlatmış. Flamenkonun en gösterişli dönemi değil belki cafe cantante dönemi ama ben en çok o dönemde yaşamak isterdim. Flamenkonun henüz sahne sanatı haline dönüşmediği, modern dansla karışmadığı, aficionado ve sanatçı arasında çok yakın bir iletişimin yaşandığı bir dönem...



Bu dönemi Cuadro ve Tablao Flamenco'ların popülerleştiği dönem izliyor. E o da haftaya:)

17 Mayıs 2009 Pazar

CHAMBAO


Flamenko ile elektronik müziği en iyi harmanlayan grup olarak gösterilen Chambao 2000’li yılların başında Malaga sahillerinden koyulduğu yolculuğunda geçtiğimiz ay İstanbul’a da uğradı. Son albümleri Con Otro Aire turnesi kapsamında Pasion Turca organizasyonuyla İş Sanat’ta sahne alan Chambao’nun kaptanı Maria Del Mar Rodriguez Carnero’yu, ya da arkadaşlarının kendisine hitap ettikleri gibi kısaca Mari’yi, konser öncesi yakaladık. Pokito a Poko ile tavan yapan başarılarının sırrına, kısa ama samimi bir sohbetle vakıf olduk.


CHAMBAO

Müziğiniz Flamenko Chill olarak adlandırılıyor ama ne Flamenko ne de Chill olarak nitelemek mümkün sanki?

Maria del Mar: Doğru (gülüyor) İşe başlarken müziğimize bir etiket koymamız gerekti. Biz de Flamenko chill dedik. Endülüslü olduğumuz için müziğimizin ana damarı doğal olarak flamenkodan besleniyor, buna ayrıca elektronik soundları da ekledik, ama elektronik öğeler sadece chill den ibaret değil, elektroniği daha çok fazladan bir enstrüman olarak düşünmüştük işin başında. Bugün öğrendiğim Türkçe bir laf var, “teşekkürler” “Flamenko- Teşekkürler” de olabilirdi müziğimizin türü. Dediğim gibi Flamenko chill bir etiketten ibaret, hele Chambao’nun bugün yaptığı müziğe kulak kabartırsanız bizi tarif etmekten giderek daha da uzaklaştığını rahatça görebilirsiniz. Şarkılarımızı yaparken her zaman içimizden geldiği gibi çalıştık. Şarkı neyi gerektiriyorsa o öğeleri dâhil ettik. Bu süreçte insanın aklından çok sezgileriyle hareket etmesi daha doğru geliyor bana.

Böyle olunca da ister istemez herhangi bir etikete sığmıyor yaptığınız müzik.Başlangıçtaki kadronuzda ciddi değişiklikler oldu?

Evet, birer birer herkes ayrıldı. Sonunda sadece ben kaldım (gülüyor). Eduardo ve Dani’yle üçümüz çıkmıştık yola. Sonra aramıza Hollanda’dan Henrik Takkenberg katıldı. Henrik önceleri konserlerimizde flüt çalıyordu.

İlk albümün kayıtlarında ise prodüktör olarak yer aldı, ama sonra yollarımız ayrıldı.

Takkenberg’in oldukça genç bir yaşta öldüğünü duyduk?

Evet, Henrik maalesef zamansız bir şekilde aramızdan ayrıldı, ama ölmeden uzun süre önce yollarımızı ayırmıştık, pek bağlantıda olmadığımız için neden öldüğünü bilmediğimi itiraf etmeliyim.

Grubun öbür üyeleri neden ayrıldı?

Grubun öbür üyeleri dediğiniz Edi (Eduardo) ile Dani kuzenler. Önce Dani ayrıldı çünkü sürekli kayıt yapıp, turneye çıkan bir müzisyen olarak hayatına devam etmek istemiyordu. Evlendi, bir kızı oldu. Şimdi karısı ve kızıyla Malaga’da sakin bir hayat sürüyor, ama hala kendi köşesinde ufak ufak müzik yaptığını biliyorum. Edi ise 2005’te Pokito a Poko albümünün kayıtlarından sonra ayrıldı. Biraz önce de söylediğim gibi profesyonel anlamda müzisyenlik yapmak kendine göre zorlukları olan bir iş. Ya severek yaparsın, ya da nefret edip bırakırsın ikisinin ortası pek yok. Sonunda Chambao’yu tek başıma devam ettirmeye karar verdim, tabi yeni müzisyenlerle. Grubun adını değiştirmeyeyse içim elvermedi çünkü çok seviyorum, hem tınısını hem de anlamını. Kendi memleketim Malaga’da kullanılan bir sözcük Chambao. İnsanların kırda ya da plajda güneşten ve rüzgardan korunmak için kullandıkları iptidai bir tente olarak tarif edebilirim, bir nevi sığınak. Chambao’nun müziğinin de dinleyenler için bir sığınak olmasını temenni ediyorum. Şimdilik söyleyecek çok şeyim, anlatacak yığınla hikayem var, bu hikayeler olduğu sürece de grubu korumak istiyorum.

Yeni albümünüz Con Otro Aire’de eski yol arkadaşlarınız olmadan çalışmak nasıldı?

Dediğim gibi anlatacak hikayelerim olması beni asıl motive eden şey. Üstelik eski arkadaşlarım olmasa da çok sıkı müzisyenlerle çalışıyorum. Albümdeki 11 şarkının müziklerini de sözlerini de ben yazdım. Sonuçtan da oldukça memnunum.

Şarkı sözlerini yazarken nelerden esinleniyorsunuz, şiir kitaplarına merakınız var mıdır mesela? Endülüs, Lorca, Machado, Alberti gibi şairleriyle belki de İspanya’nın en güçlü şiir geleneğine sahip?

Şiir okumayı çok severim, ama ilgi alanım sadece şiir değil. Farklı türde kitaplar okumayı seviyorum, tek kıstasım okuduğum şeylerin insana dair olması. Belki de bu yüzden felsefi metinlere meylediyorum. İnsanoğlu kimdir, nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz gibi sorular daha çok kafamı kurcalar.

Albümün çıkış şarkısı “Papeles Mojados/ Islak Evrak” sosyal içerikli bir şarkı, anlatacak hikâyelerim var dediğinizde Chambao’nun giderek politize olacağı sonucunu çıkarabilir miyiz?

Papeles Mojados’u yapmamın sebebi her gün yüzlerce Afrikalının İspanya sahillerine yarı aç yarı tok, yarı ölü yarı diri şekilde ulaşması. Üstelik memleketim Malaga bu sahillerden biri. Şu sıralar İspanya’da çok ciddi bir göçmen sorunu yaşanıyor ve görünüşe bakılırsa bu sorunlar artarak devam edecek. Bu kadar yakınımda yaşanan bir insanlık dramına seyirci kalmak istemedim açıkçası, iki laf da ben edeyim dedim. Chambao’nun politize olmasına gelince bence bu biraz zorlama bir değerlendirme olur. Biraz önce edebiyatta beni çeken şeyin insanoğluna dair olması olduğunu söylemiştim. Müzikte de böyle, bana kalırsa insana dair olan her şey politiktir, politik olmak için illa göçmenlerle ilgili bir şarkı yapmanız da gerekmez.

Önümüzdeki hafta İspanya’da genel seçimler yapılacak, seçim süreci hakkında ne düşünüyorsunuz?

Seçim süreci tam bir sirke benziyor kanımca. Seçimlerden altı ay önce kampanya dönemi başlıyor. Gazeteler, televizyonlar, mitingler, kim kime ne dedi, kim kimin arkadaşı derken seçmenler nihayetinde bu kampanya sürecine göre oylarını kime vereceklerine karar veriyorlar çoğu zaman. Gerçekten uygulanan ya da uygulanması planlanan politikalar ikinci planda kalıyor. Bana kalsa seçim döneminde televizyonları tamamen devre dışı bırakırdım. Tam bir kamuflaj işlevi görüyor tv’lerde şahit olduğumuz sirk. Oysa oy vermek bir yanıyla daha kişisel olmalı. Kişisel derken bireyci, toplum hayatından kopuk demek istemiyorum. Ama insanlar gündelik hayatlarını gerçekten etkileyen olaylara göre karar vermeliler, medya aracılığıyla yaratılan sanal dünyayı bir kenara bırakmalılar.

Avrupa birliği sürecinin, üye devletlerin halkını ehlileştirdiği ileri sürülebilir belki de?

Kesinlikle. Brüksel’de birtakım bürokratlar bir araya gelip Avrupa’da yaşayan insanların gündelik hayatlarını doğrudan etkileyen bir sürü karar alabiliyorlar. Böyle olunca sıradan insanlar giderek bir yabancılaşma yaşıyorlar. İnsanların politikadan anladığı yirmi otuz yıl öncesiyle aynı değil artık. Sanırım bu söylediklerim sadece Avrupa’yla sınırlı değil, dünyanın geri kalanında da böyle bir kadercilik göze çarpıyor. Neyse ki biz Endülüslüler ters insanlarız. Kültürümüze son derece bağlı inatçı bir yapımız var. Dışarıdan gelen etkilere daha rahat direnebiliyoruz. Gençlerin büyük bir çoğunluğu analarının babalarının, dedelerinin değerlerini benimsiyor onların adetlerini sürdürmek istiyor. Tabi bir kısmında da böyle bir istek yok, ama Endülüs’ün geneli tutucudur. Tuhaf bir şekilde tutuculuk ilerici bir anlam kazanabiliyor günümüzde. (gülüyor)

Biraz müziğe dönelim isterseniz, Ricky Martin’den Cesaria Evora’ya kadar uzanan çok farklı müzisyenlerle işbirliği yaptınız?

Benim için başka sanatçılarla çalışmak tamamen kişisel bir tercih. Arada ne plak şirketleri ne maddi çıkarlar ne de başka bir hesap var. Bazen turneye çıktığınızda yabancı ülkelerde bazı sanatçılarla tanışıp birlikte bir şeyler yapmak istiyorsunuz, bazen yabancı sanatçılar sizin ülkenize geliyor vs. Ama benim birlikte çalışacağım insanları mutlaka şahsen tanıyıp sevmem lazım. Mesela Ricky Martin’le konser vermek için Madrid’e geldiğinde tanıştık. Tamamen tesadüf eseri karşılaştık. Bana Chambao cd’leri gösterip çok beğendiğini anlattı uzun uzun. Ben de o cd’lerdeki benim deyiverdim. Bayağı matrak oldu tabi. Müziğin sihri de burada işte. Birtakım şarkılar yapıyorsunuz ve nerelere, kimlere ulaşacağı kimlerin kalbinde yer edeceği hiç belli olmuyor. Ricky’le daha sonra da karşılaştık bir iki kere. Sonunda bu kadarı da rastlantı olamaz dedik ve birlikte bir şarkı yapmaya karar verdik. Böylece ortaya Tommy Torres’in “Tu Recuerdo / Hatıran” adlı şarkısı çıktı. Tommy Porto-Riko’nun önde gelen müzisyenlerinden. Daha önce de Ricky için şarkılar yapmış ama kendi solo kariyeri de oldukça sağlam biri. Tu Recuerdo’yu getirip dinlettiğinde hem sözleri hem de müziği çok beğendim. Chambao müziğine uygun bir teklifti, oldukça zengin, füzyon olarak nitelendirilebilecek bir şarkı. Üstelik flamenkoya yakın bir soundu vardı ki bu da benim işimi kolaylaştırdı açıkçası. Şarkının kayıtlarında yer alan Puerto-Rico’lu müzisyenlerin de olağanüstü çaldıklarını eklemeliyim. Uzun lafın kısası sonuçtan hepimiz çok memnun kaldık. Bu tip işbirliklerine her zaman açığım.

Müzisyenlerin çok iyi çaldığını söylediniz, kayıtlarda birlikte çalıştığınız farklı müzisyenlerle konserlerde de bir araya geliyor musunuz?

Tabi tabi, elimizden geldiğince turne programlarımızı çakıştırıp bir araya gelmeye çalışıyoruz. Konserler başka bir âlem oluyor. İlla ki albümde çaldığınız gibi çalmak zorunda değilsiniz, istediğiniz gibi doğaçlama yapma özgürlüğüne sahipsiniz ve bu da çok eğlenceli oluyor.

Bu noktada stüdyoda kayıt yapmakla, sahnede canlı çalmak arasındaki farklara gelsek?

Stüdyoda çalışmak da çok hoşuma gidiyor. Vokal yapıyorum mesela solistlik yerine vokalistlik yapmak çok hoşuma gidiyor, farklı sesler denemek vs. Sahnede bu şansım pek olmuyor. Öte yandan stüdyo farklı bir konsantrasyon gerektiriyor. Değişik fikirleri deneyip bu fikir bu şarkıya uyar, buna uymaz gibi bir süreçten geçiyorsunuz. Konser vermekse çok farklı, anlık bir deneyim. Repertuarınız aynı olsa bile, seyirciniz, hissiyatınız farklı oluyor ve her konser sadece bu nedenden ötürü bile olsa eşsiz, tekrarlanamaz bir deneyime dönüşüyor. Stüdyonun da konserlerin de farklı özgürlük alanları var, ben her ikisinden de ayrı zevk alıyorum, iki ortamda da eğleniyorum. Eğer bir gün müzik yaparken eğlenemediğimi fark edersem bu işi bırakıp kendime başka bir meşgale bulurum sanırım.

Enrique ile Estrella Morente beraber çalıştığınız başka ünlü isimler?

Morente ailesinin her yaptığı işe tapıyorum. Onlarla çalışmak benim için en büyük ödül. Flamenko camiasıyla yaptığım çalışmaları ayrı bir yere koyduğumu itiraf etmeliyim. Aynı toprağın insanı olmak bambaşka. Habichuela ailesi mesela, onlara da taparım. Bütün bir aile sanatçı olabilir mi? Oluyor işte. Pitingo, Farruco’lar hepsi benim için efsane isimler. İspanya’da Duende dediğimiz şey var bu insanlarda, az rastlanır bir sanatçı ruhu.

Flamenko’nun travesti kraliçesi Falete hakkında ne düşünüyorsunuz?

Falete’ye bayılıyorum. Bence müthiş bir sanatçı. Eski bir şarkıcıyı Banbino’yu kendine örnek alıyor. Ama bana kalırsa Falete’yi sadece şarkıcı olarak nitelendirmek haksızlık olur. O komple bir sanatçı, şarkı söylerken bazen öyle jestler yapıyor ki seyircinin aklını başından alıyor. Başkası yapsa ya hiçbir şey ifade etmeyecek ya da komik olabilecek jestler onunla başka bir anlam kazanıyor.

Ketama’dan Chambao’ya uzanan yığınla Endülüslü müzisyen flamenkoyu farklı biçimlerde algılayıp bir tür füzyonun peşinde koşuyorlar. Başarılı bir karışıma ulaşmanın formülü nedir sizce?

Doğrusunu söylemek gerekirse bu konuda geçerli bir formül olabileceğine inanmıyorum. Her ne kadar müzikten bahsediyor olsak da bence aslolan kültürlerarası bir füzyon. Bu da en nihayetinde son derece kişisel bir şey. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Bu konuşmada adını andımız ve anmadığımız birçok müzisyen de kendi algılarına göre bir karışımın peşinde koşuyorlar. Örneğin konserlere baktığınızda seyircilerin her birinin müziği farklı takip ettiğini görürsünüz. Kimi dans eder, kimi şarkılara eşlik eder, kimi de hiçbir şey yapmadan dinler. Ama sadece dinleyenler bile kendine göre müziğin tadını çıkarıyordur. Müzik herkesin farklı yaşadığı bir şey oluşuyla bana aşkı çağrıştırıyor. İnsanın beyninden çok kalbine hitap ediyor çünkü. Flamenko’yu da bu çerçeveden değerlendirirsek benim için Flamenko Puro/ Saf Flamenko bir müzik türü olmanın ötesinde bir yaşam biçimi anlamına geliyor.

Bu noktada da Saf Flamenko fanatiklerinin Chambao’nun füzyon anlayışını red etmeleri gibi bir sorun ortaya çıkabilir?

Çıkabilir tabi. Bence bir sorun yok, sonuçta bir şarkıyı duyarsın ve sana hitap eder ya da etmez. Gerisi biraz teferruat sanki. Flamenko seven birinin her türlü Flamenko füzyon çalışmasını beğenmesini beklemek saçma olur. Öte yandan flamenkoyu hangi türle karıştırırsanız karıştırın ister Arap, ister Türk müziği isterse de elektronik müzik olsun saf Flamenko dediğiniz öğe ordadır. Bu anlamda saf flamenko bir referans noktası oluşturur, siz de zevkinize göre o kaynaktan beslenirsiniz.

Flamenkonun büyük ustası Paco de Lucia’nın da kendi füzyonunu yaptığı rahatlıkla söylenebilir?

Evet, ama Paco de Lucia biraz aykırı bir örnek, daha önce bahsettiğimiz füzyon denemeleriyle aynı kefeye koymamak lazım kedisini. Paco o kadar iyidir ki isterse en karmaşık en özgün şekilde Flamenko yapar isterse de en saf halini damıtır. Üstelik her ikisinde de kusursuzdur. Şüphesiz bu kusursuzluğu çok çalışmasına borçlu, hayat hikayesinde çok küçük yaşlardan başlayarak disiplinli bir şekilde çalıştığını okumuştum. Kısacası Paco ile Camaron’un ayrı bir yeri vardır bizim dünyamızda. İkisi de olağanüstü sanatçılar.

Konserlerine gitme şansınız oldu mu?

Camaron’a yaşım küçük olduğu için yetişemedim ama Paco de Lucia’yı bir defa Granada’da dinleme fırsatı yakaladım, müthişti.

Konser DVD’nizde bazı şarkılarda hip hop yapan dansçılar var, sahnede sürekli dansçı kullanıyor musunuz?

Aslında dansçı kullanma alışkanlığımız yok. Ama DVD’ye aktarılan konser kendi çöplüğümüzde, Malaga yakınlarındaki Fuengirola Kalesi’nde verdiğimiz bir konserdi. Arkadaşlarımızla böyle bir şey yapmayı düşündük ama sürekli dansçımız yok. Aslında konserler için bazı fikirlerim var. Mesela Con Otro Aire turnesinde konserlerin karanlıkta başlaması ve sahne yavaş yavaş aydınlanırken iki dansçının semazenler gibi ellerini açarak dans etmesi gibi bir şey düşünmüştüm ama bunu yapmak mümkün olmadı. Gerçek semazenler olmayacaktı bu dansçılar ama danslarıyla onları andıracaklardı. Eğer sahnede dans olacaksa mutlaka insanların kafalarını açmalı. Bu nedir, ne anlatmak istiyor demeliler, soru sormalılar. Ne bileyim tipik bir Flamenko dansı koymayı düşünmem mesela konserlere. Yanlış anlaşılmasın o haliyle flamenkoya hiçbir itirazım yok, aksine bayılırım. Ama Chambao’nun sahnesinde başka bir şey olmalı daha az bildiğim, keşfetmekten hoşlanabileceğim bir öğe olmalı, çünkü Chambao da bir arayışın ürünü.

Peki, nasıl bir seyir izliyor Chambao’nun müziği bu arayış boyunca?

Chambao’nun müziği oldukça özgür bir müzik diyebiliriz. Mesela bu son albümdeki şarkıları yaparken hiçbir zaman önceden bir planım olmadı. Şimdi bu şarkıda şunla şunu karıştıracağım diye hareket etmedim. İçimden geldiği gibi gelişti şarkılar. Gerek sözlerde gerekse müzikte kendimi rahat bırakıp benden bir şeylerin çıkmasını bekledim. Şüphesiz benimkisi oldukça kişisel bir yöntem, ortaya bir fikir çıktı mı onu döne döne kuşatmaya başlıyorum.musunGitar çalıyor musunuz?

Çok az (gülümsüyor) şimdilerde biraz daha sık çalmaya başladım. Ama beste yaparken şarkıyı kendi kendime söyleyerek kaydediyorum. Şarkının girişini, melodisini ve sonunu teybe kaydedip müzisyen arkadaşlarımı çağırıyorum. Ben söylüyorum, onlar çalıyor. Ondan sonra farklı fikirleri deniyoruz, şurasında vurmalı girsin burasında nefesliler olsun gibi taleplerim oluyor.

Müzisyen kadronuz değişti mi yıllar içinde?

Çoğunluğu işin başından beri benimle birlikteler ama süreç içinde bazıları ayrıldı yerlerine yeni arkadaşlar katıldı. Bu da işin doğasında var. Yıllar içinde yeni albümler çıkarıp, sürekli turneye çıktığınızda insanlara yeni bir şeyler sunmalısınız, aksi halde hem dinleyicilerin hem de bizim sıkılma ihtimalimiz ortaya çıkıyor. Ne bileyim bir yıl boyunca rock&roll bateri setiyle konser vermişsek, yeniden turneye çıktığımızda daha perküsyon ağırlıklı bir seti tercih edebiliyoruz mesela. Ama ekibimizin çoğu demirbaş olarak nitelendirilebilir. Aynı müzisyenlerle çalışmanın kendine göre avantajları da var. Artık sahnede konuşmadan, sadece bakışlarımızla anlaşabiliyoruz.

Turneye çıkmayı seviyor musunuz?

Ben turnelere bayılıyorum. Bazıları uzun süren turneleri tüketici bulur. Benim içinse farklı yerlere gitmek, yeni insanlarla tanışmak vazgeçilmez bir mutluluk. Örneğin konser için İstanbul’a gelmek bizim için büyük bir lütuf. İstanbul’a dün gece geldik. Otele yerleşir yerleşmez kendimizi sokağa attık. Bütün ekip burada olduğumuz için çok heyecanlıydı. Hayatımızda ilk defa İstanbul’a geliyoruz, yemekten sonra sokaklarda turladık. Tabi çok da abartmamak lazım, hava hala serin ve konserde iyi performans vermek için dinlenmiş olmanız lazım.

Yakın bir zamanda ağır bir hastalık geçirdiğinizi duyduk?

Kanser oldum, meme kanseri. Ama şimdi tedavimin sonuna geldik ve kendimi gayet iyi hissediyorum.

Geçmiş olsun

Teşekkür ederim, merak etmeyin daha anlatacak çok hikâyem var.



Söyleşi: Alişan Çapan

6 Mayıs 2009 Çarşamba

EFSANE FLAMENKO KADINLARI-2, CARMEN AMAYA










Flamenkoda kadınların varoluşunu değiştiren, zapateadoların çok kullanıldığı erkek dansını kadınların da yapabileceğini dünyaya duyuran, ilk kez pantolonla dans eden efsane bailaora Carmen Amaya...



Carmen Amaya 1913 Yılı'nda Barcelona'da, Katalan çingenesi bir ailenin kızı olarak dünyaya gelmiş. Babası El Chino dönemin ünlü gitaristlerinden olduğu için Carmen de küçük yaşlarda flamenkoyla ilgilenmeye başlamış. Henüz 6 yaşındayken, La Capitana sahne adıyla, babasına el Restaurante Las Siete Puertas en la Taberna de El Manquet, en el Chiringuito de La Puerta de la Paz, Casa Escaño ve daha bir çok Barcelona flamenko mekanında eşlik etmeye başlamış.Carmen Amaya hiç bir okulda dans eğitimi almamış, onun okulu içgüdüleri ve içinde bulunduğu çingene hayatındaki gözlemleri olmuş. Vahşet ve asaleti birleştiren yorumu onu önce Paris'e ardından da dönemin en önemli Madrid sahnelerine taşımış.
İspanya iç Savaşı Sırasında bir çok sanatçı gibi o da bir süreliğine vatanından uzak kalmak durumunda kalmış.Lisbon, Londra, Paris, Arjantin, Brezilya, Chile, Colombia, Cuba, Meksika, Uruguay, Venezuela ve New York'ta bir flamenko efsanesine dönüşen Carmen Amaya, 1947'de İspanya'ya dönmüş.1963'te böbrek yetmezliğinden ölünceye dek de Avrupa ve Amerika'da dans etmeye devam etmiş.
Sert bakışları sayesinde sinemacıların da dikkatini çeken Amaya bir çok sinema filminde de rol almış: "La hija de Juan Simón" (1935), "María de la O" (1936), alongside Pastora Imperio, "Sueños de gloria" (1944), "Vea a mi abogado" (1945) and "Los Tarantos" (1963).
Carmen Amaya'yı izlemek size çingene olmakla ilgili çok şey anlatır. Çünkü o yaşadığı anın içinde öyle kaybolur ki ondan yayılan duende sizi de içine çeker , ancak kaybedecek fazla bir şeyi olmayan biri kendini bu kadar bir duyguya teslim edebilir diye düşünürsünüz.Flamenkonun zil, şal ve gülden ibaret olmadığının, çok daha karanlık bir alt metin barındırdığının capcanlı örneğidir Carmen Amaya, o yüzden onu hesapsızca sevemezsiniz ama izlemekten de kendinizi alıkoyamazsınız...

5 Mayıs 2009 Salı

ESO ES FLAMENCO!!!

Dün geceki gösterinin tüm varlığımda bıraktığı acaip duyguyu anlatmak için en süslü hayranlık sözleri bile kifayetsiz kalır. Sanatın ne kadar sihirli ve güçlü bir şey olduğunu bir kez daha hatırlattıkları için Viva Paco Arriaga , Rafael Montilla, Viva Angel Munoz, Charo Espino ,Ramon Martinez, Viva Miguel Ortega, Inmaculada Rivero, Viva Nacho Lopez ve tabi ki Viva büyük Usta Paco Pena...

27 Nisan 2009 Pazartesi

UN PALO FLAMENCO: TANGOS


Flamenko hissedenin içindedir ancak paloları iyi tanımadan da olmaz...



TANGOS

Tangos kelimesinin kökeninin (flamenkoyla ilgili hemen her şeyin olduğu gibi) nereden geldiği tam olarak bilinmese de bir takım rivayetler vardır.
Rivayetlerin ilki Tangos'un bir perkusyona vurduğumuz zaman çıkan "tang" sesinden geldiğidir. Bir diğer var sayım ise, Tangos'un latince kökeni tangere olan "tangir" yani (tocar), enstruman çalmak fiilinden geldiği şeklindedir.Atlantiğin diğer tarafındaki Tango müziği ve dansıyla isim benzerliği dışında herhangi bir bağı bulunmamaktadır.Tabi ki İspanyol sömürge kültürlerinden özellikle de Cuba'nın 4'lük ritmlerinden etkiler taşıdığı söylenebilir, ancak Tangos aslında Endülüs'te, ilk olarak da Cadiz'de bir flamenko palosu (makamı) olarak ortaya çıkmıştır.Enrique el Mellizo'nun ilk tangos icracısı olduğu da söylenir (tabi ki bu da rivayettir:)
Tangos ritmi hepinizin bildiği gibi 4'lüktür. 1 vurgusuz 2,3,4 vurgulu olarak çalınır ve un,dos,tres,quatro olarak da söylenebilir.
Buleriasla birlikte fiestaları vazgeçilmez bir şarkı ve dans palosudur. Bu nedenle de bir çok flamenko bestecisinin albümlerinde bir "fiesta por tangos" şarkısı bulunur.

1234/1234/1234/1234...

Tangos formunu incelerken karşımıza Tangos de Triana, tangos de Malaga, Tangos de Granada, Tangos de Cadiz gibi formlar çıkar. Bu formların hepsinde compas (ritm sayacı) 4'lük gider ancak cante ve gitar vurguları değişiklik gösterir. Küçük nüans farklarıyla tüm tangos hareketleri hepsine birden uygulanabilir.Bu nedenle bir tangos öğrenen dansçı bir taşla bir sürü kuş vurmanın zevkine varabilir.

Bölgelere göre Tangos şarkılarıyla ünlü olmuş şarkıcılara bakarsak:Cadiz'de El Melizzo ve Aurelio Selles, Sevilla'da Pastora Pavon ve El Titi.Jerez'de Frijones ve Mojama, Malaga'da La Repompa ve El Piyayo'yu sayabiliriz. La Nina de Los Peines (Tarakların kızı, henüz araştırmadım ama muhtemelen saçı çok gür ve uzun olduğu için falan bu ismi koymuşlardır) tangosun bu kadar popüler olmasında büyük rol oynamıştır.


“Peínate tú con mis peines / que mis peines son de azúcar / quien con mis peines se peina / hasta los peines se chupa”.

"Saçlarını benim taraklarımla tara/ çünkü benim taraklarım şekerdendir/ her kim ki saçlarını benim taraklarımla tarar/ taraklarımı yalamaya başlar:)
şeklinde son derece erotik ve muzip bir şarkıyla flamenko tarihine geçmiştir:))

hepinize saçlarınızı tangos eşliğinde taradığınız neşeli günler diliyorum.


Not: "Nina de los Peines" adlı kitap yeni çıktı. Cristina Cruces Roldán 'ın kaleme aldığı kitap Pastora Pavon'un sanat yaşamını anlatırken döneme ait birbirinden güzel fotoğrafları da içinde barındırıyor.






16 Nisan 2009 Perşembe

Güzeller Güzeli India Martinez'den "DESPERTAR"




Cordoba doğumlu ve Almeria'lı flamenko şarkıcısı India Martinez'in beklenen albümü "Despertar" çıktı. Objektif bir yazı yazamıycam çünkü kendisi son dönemin bence en iyi vokallerinden biri ve çok tehlikeli ve zor olan flamenkoda füzyon meselesini çok iyi halletmiş bir ekibin eseri bu albüm. Afrika , Arap ve Hint etkisi çok açık hissedilse de albüm buram buram flamenko. Prodüktörler Chico Valdivia (Chano Dominguez, Radio Tarifa, Gerardo Nunez ile çalışmıştı daha önce)ve Manuel Illán, Gitarda Ricardo Rivera ve José Quevedo nam-ı diğer ‘Bolita’ var. Bir Albores var ki beni benden aldı gerçekten.Parçanın adı 'Amanece El Dia'.Bunun dışında rumba olarak ‘Más que amigos’, guajiras ‘La voz de un marinero’, la trilla ‘Mundo de locos’ ve los aires de levante ‘Lágrimas benditas’ öne çıkan parçalar bir de ‘Tetragga Feya’ diye bir Mısır şarkısı var. 23 Yaşındaki bu gencecik kadının ilk albümü "Azulejos de Lunares" 5 sene önce çıkmıştı. Bu ikinci albümün onu kariyerinde çok iyi bir noktaya getireceğine inanıyorum.


Bağımlılık yapan Amanece El Dia parçası için bir youtube linki de veriyorum.




3 Nisan 2009 Cuma

Yeni Flamenko Rüzgârları I


Zamanın Efsanesi

1979 yılı Flamenko severler için ayrı bir anlam taşır. O yılın Ağustos ayında Flamenkonun gelmiş en geçmiş en büyük efsanelerinden biri olarak kabul edilen Camarón de la Isla ya da o tarihten itibaren hitap edildiği şekliyle kısaca Camarón, Lorca’nın Beş Yıl Geçince adlı oyunundaki şiirlerden yola çıkarak yaptığı La Leyenda del Tiempo / Zamanın Efsanesi adlı şarkıyla aynı adı taşıyan albümünü yayınlamış ve Flamenko çevrelerinde yer yerinden oynamıştır.

İspanya’da Franko döneminin sonlarına denk gelen yetmişli yılların başlarında tüm zamanların en önemli gitaristi olarak kabul edilen Paco de Lucia ile yine gelmiş geçmiş en önemli şarkıcı olarak kabul edilen Camarón de la Isla Flamenko sahnesine adım atarlar. İkili 1969 ile 1977 yılları arasında arka arkaya dokuz albüm yayımlayarak geleneksel Flamenko âlemine adlarını altın harflerle yazdırırlar. Seksenli yıllara yaklaşıldığında muhteşem ikili uzun birlikteliklerine ara vererek bir süre için kendi yollarında yürümeye karar verirler. Bu tarihten itibaren Paco de Lucia kardeşleri Ramon ve Pepe’nin de yer aldığı grubuyla Flamenkonun sınırlarını geliştirmeye devam eder. Bu arayışlar zaman içinde Al Di Meola, John McLaughlin, Chick Corea gibi önemli müzisyenlerle yapılan işbirlikleriyle dünya çapında ses getiren çalışmalara dönüşür.
Camarón ise Paco de Lucia’nın yetiştirmesi olan genç yetenek Tomatito ile hayranlarının başını döndürmeye devam ediyordur. Bu yeni dönemde Paco de Lucia ile Flamenko standartlarının en ünlülerine yıllarca can vermiş olan Camarón da yeni arayışlara yönelmekte gecikmez. 1979 yılında Camarón yıllardır çalıştığı Paco de Lucia’nın babası Antonio Sánchez’in sahibi olduğu plak şirketinden daha deneysel çalışmalar yapmak üzere ayrılmıştır. Flamenkonun bir başka efsane ikilisi Lole ile Manuel’in mimarı olan prodüktör Ricardo Pachón o tarihlerde yeni bir proje için Camarón’un kapısını çalar. Pachón’un kafasında Lorca’nın şiirlerinden yola çıkarak yaptığı La Leyenda del Tiempo (Zamanın Efsanesi) adlı şarkı etrafında oluşturulacak temalardan meydana gelen bir albüm yapmak vardır. Ancak bu albümün farkı o güne kadar kullanılan geleneksel Flamenko çalgılarının yanına klavye, basgitar, flüt, elektrogitar gibi rock ve caz çalgılarının da kullanılması olacaktır. Camarón geleneği iliklerine kadar özümsemiş bir yorumcu olarak Pachón’un bu yenilikçi projesine büyük bir heyecanla olur verir. İlk aşamada albümde gitar çalması için Paco de Lucia’ya teklif götürülür. Projeyi dinlediğinde kafası yatan Paco önce teklifi kabul eder ancak tekrar görüştüklerinde “babam Camarón şirketten ayrıldığı için zaten buruk, bir de gitarları ben çalarsam iyice nispet yapmış gibi oluruz, iyisi mi siz gitarı Tomatito’ya çaldırın.” diyerek yan çizer. Albüm yayınlandıktan sonra kardeşi Pepe de Lucia hayranlığını “bu albümü biz yapmış olmalıydık” sözleriyle dile getirir.
Tomatito’nun yanı sıra kadroya daha sonraki yıllarda Flamenko-Jazz alanındaki çalışmalarıyla parlayacak olan flütçü ve saksafoncu Jorge Pardo, grubu Pata Negra ve B.B. King’le yaptığı unutulmaz Flamenko- Blues çalışmalarıyla müzikseverlerin gönlünde ayrı bir yere sahip olan Raimundo Amador ve yine daha sonra Chick Corea ile yapacağı çalışmalarla haklı bir ün kazanan Brezilyalı perküsyonist Rubem Dantas da katılır.
1979 yılının Ağustos ayında Pachón’un Umbrete’deki çiftlik evinde başlayan kayıtlar boyunca Camarón son derece heyecanlıdır. Hatta bu heyecan verici deneyimin şerefine kayıtlar boyunca müptelası olduğu uyuşturucu ve alkole bile elini sürmemiştir. Yıllar boyunca iptidai koşullarda, hücum kayıt yapamaya alışmış Camarón için belki de ilk defa bu kadar geniş ve yetenekli bir müzisyen kadrosuyla uzun uzun kayıt yapmak fırsatı doğmuştur ve “kral” bu durumdan son derece hoşnuttur. Yaklaşık iki yıldır Camarón’la birlikte konserlere çıkan 19 yaşındaki Tomatito ilk albüm kaydında performansıyla kayıtlardaki herkesi etkilemiştir. Sıkı bir bas gitarist olan Manolo Rosa temiz işçiliğiyle albüme büyük katkıda bulunurken, Kiko düzenlemelere el atmıştır. Camarón’un çocukluk arkadaşı Raimundo Amador grubu Pata Negra ile yaptıkları deneylerde biriktirdiği bütün numaraları arka arkaya döktürmektedir.
Lorca’nın Beş Yıl Geçince adlı oyunundaki bir şiirden alınan,
“Düşler zaman içinde akıp gidiyor bir yelkenli gibi
Kimseler açamaz tohumlarını bu düşlerin kalbindeki…”

Dizeleriyle açılan albümde sözlerin yükünü çoğu zaman olduğu gibi eşsiz şair çekmektedir. Büyük şairin dizelerinden yola çıkılarak yapılan beş şarkının yanı sıra, bir Kiko Veneno klasiği olan “Volando Voy” ile Ömer Hayyam’ın El Viejo Mundo (Yaşlı Dünya) adlı rubaisi, Pachón’un yeniden düzenlediği geleneksel bir tema olan La Tarara da albümün öbür uyarlamalarıdır. Juan El Camas’ın aşçılığında, Cadiz’den getirilen deniz mahsulleri eşliğinde verilen ziyafetlerle tamamlanan kayıtlardan sonra sıra albümün dinleyicilerle buluşmasına gelmiştir.
1979 yazının sonunda Barselona Boğa Arenası’nda verdikleri ilk konserde sahne arkadaşları, Jeff Beck, Weather Report ve Stanley Clarke olacaktır. Konserden önce basın toplantısında Camarón’a “Jaco Pastorius’la aynı sahneyi paylaşacaksınız, neler hissediyorsunuz?” diye sorulduğunda Kral’ın cevabı orada bulunan herkesi kahkahalara boğar. “Jaco Pastorius mu? O da kim? Kendisini tanımıyorum.” Jorge Pardo yıllar sonra o günleri yâd ederken insan tarih yazarken pek farkına varmıyor ama sonra dönüp baktığında ne kadar önemli şeyler yaşadığını idrak ediyor diyecektir.
Müzisyenlerin heyecanının aksine albüm dinleyicide ters etki yaratmıştır. O güne kadar Camarón’u yere göğe koyamayan Çingeneler, “bu Flamenko değil! Camarón değil!” diye homurdanarak plakları aldıkları dükkanlara iade etmektedirler. Camarón’un kuzenleri bile, bizimki kafayı yedi diye ağlamakta, bu işin sonu nereye varacak diye dövünmektedirler. Satışlar istedikleri gibi gitmemiş, ortalığı saran kasvet havasında Camarón yıllar sonra hayatına mal olacak eroin belasıyla tanışmıştır. O günlerde Ricardo Pachón, “usta ortalık birbirine girdi, ne halt edeceğiz?” dediğinde, efsane sanatçı bıyık altından gülmüş, “şimdi bir Flamenko albümü yapmamız lazım, sonra toz duman dinince bir tane daha patlatırız bu albüm gibi” demiş ve her büyük sanatçı gibi zamanının ilerisindeki yürüyüşüne emin adımlarla devam etmiştir.
La Leyenda del Tiempo, Camarón’un zamansız ölümünden iki yıl sonra 1994 yılında, El Pais gazetesi tarafından tüm zamanların en önemli Flamenko albümü seçilmiştir. Yayımlandığı 1979 yılından şarkıcının öldüğü 1992 yılına kadar geçen 13 yıllık süreçte sadece 6000 kopya satılmış olması şaşırtıcıdır. Bununla birlikte albümün asıl önemi, döneminin müzisyenlerini derinden etkilemiş olmasında aranmalıdır. “Camarón Flamenkonun kralıydı” diyor yıllar sonra Ricardo Pachón, “müzisyenler albümü dinlediklerinde, kral yapıyorsa biz de yapabiliriz dediler, Çingeneler çok tutucu insanlardır, Camarón’un La Leyenda del Tiempo ile gösterdiği cesaret, Flamenkoda bir çığır açtı, Yeni Flamenko’nun doğuşu bu albümle oldu.”
Eğer bugün müzikseverler zevkle Gotan Project dinliyorlarsa, bunda bayrağı Gardel’den alıp Gotan’a müthiş bir maharetle devreden Yeni Tango’nun babası Astor Piazzola’nın büyük payı olsa gerek. Tıpkı homurtulara kulağını tıkayıp elektrikli gitarına abanma dirayetini gösteren Dylan gibi. La Leyenda del Tiempo ile Camarón da Flamenko Füzyon âleminin sihirli kapısını aralıyor.
Albümün kaydından yaklaşık 25 yıl sonra Camarón’un Cadiz’de bıraktığı boşluğun izini süren genç yönetmen Isaki Lacuesta aynı adla bir film çekiyor. Film vesilesiyle orijinal ekipten Jorge Pardo, Rubem Dantas ve Raimundo Amador efsanevi prodüktör Ricardo Pachón ile tekrar bir araya geliyorlar ve aralarına günümüzün Flamenko divalarından Montse Cortés’i dâhil ederek, şarkıyı yeniden kaydediyorlar.

Şarkının Camarón tarafından seslendirilen orijinal versiyonunu dinlemek isteyenler için:
http://www.youtube.com/watch?v=l5N3T8w4Zvc
Şarkının Montse Cortés tarafından seslendirilen 2005 yılı versiyonunu dinlemek isteyenler için:
http://www.youtube.com/watch?v=jW4lLWhNaSo


Yazan: Alişan Çapan